M. USTA | “Dikkatimizi yol haritasını ortaya çıkarmaya yöneltmeliyiz”

“Koşullar nasıl olursa olsun, düştüğümüz yerden kalkacağız” diyerek bir yazı kaleme alan M. Usta, süreci değerlendirdi. “Gelinen aşamada tüm dikkatlerimizi nesnel gerçekliğe dayanan bir yol haritasını ortaya çıkarmaya yöneltmeliyiz. (…) Öğrenmeye, dinlemeye, anlamaya ihtiyacımız vardır. Farklı devrimci güçlerle yürüme sürecini aynı zamanda öğrenme eylemine dönüştürmeliyiz” vurgusunun öne çıktığı yazıyı paylaşıyoruz:

 

Dikkatimizi yol haritasını ortaya çıkarmaya yöneltmeliyiz!

Bugün hem zorluklara karşı direnip teslim olmayan bir kuşağın yaratılmasına hem de bölgede bir kara bulut gibi çöken gericiliğe karşı ezilen halkların ortak yürüyüşüne ihtiyaç vardır. Bu ortak yürüyüş yıldızların, ortak parıltısı görevini görecektir.

Bu nedenle HBDH vb. girişimleri soyut teorik tartışmalara kurban etmek, özünde içinden geçilen sürecin gerçekliğini doğru bir tarzda anlamamaktır.

Her şeyden önce bu ve benzeri ortak yürüyüşlerden hiç kimse, kimsenin varlığını reddetmiyor. İradelerini yok saymıyor. İstenilen ve yapılmaya çalışılan karşı-devrimci saldırılara karşı ezilen halkların birleşik gücünü harekete geçirmektir. Kazanılan veya kazanılacak olan mevzi sınıf mücadelesi için bir kazanımdır. Proleter hareketin bu kazanımlardan nasıl bir zararı olabilir? Tabii ki olamaz.

Denilebilir ki, sürece damgasını vuran proleter renk değildir. Proleter rengin buraya damgasını vurup vurmaması, proleter hareketin sorunudur. Bu asla ve asla oluşan haklı ve meşru platformun varlığını yadsımaz, tartışma konusu yapmaz.

Çünkü bu platform halkların ortak mücadelesinin gelişmesine, gericiliğe darbe vurmasına hizmet ediyor. Hani biz, ezilenlerin direnişleri karşısında seyirci kalamazdık! Hani biz, gericiliğe darbe vuran hareketlere destek sunardık!

Koşullara uygun olarak kavganın bir parçası olurduk!

Görüldüğü gibi karşımıza somut görevler çıkınca, gerçeklerden koparak ve subjektif niyetlere yaslanarak “ilkeler” kalkanı arkasına gizlenerek yürümenin değil, yürümemenin teorisini yapıyoruz. İlkeler, mücadeleyi geliştirmek için vardır.

Bugün bölgede merkezinde Kürt halkının olduğu haklı ve meşru olan bu direniş mevzisinde yer almamızın önünde “ilkesel” engeller varsa, öncelikli görev, bu ayak bağlarından kurtulmak olmalıdır.

Bize göre ilkelerimiz kesinlikle böylesi bir işleve sahip değildir. Burada asıl problem olan dogmatik düşünüş tarzının, ilkelerin somut durumla olan bağlarını koparılmasıdır. Yaratıcılık, somutluk kavramlarının kapılarına kilit vurma girişiminde bulunulmasıdır. Peki bu mümkün müdür? Tabii ki değildir. Gerçeklerin gücü her türlü kilidi açmaya muktedirdir.

 

“Tarih deneydir, tecrübedir”

Bu yaklaşım bizim geleneğimiz açısından ise daha da problemlidir. Bildiğimiz gibi Kaypakkaya yoldaş, Kürt ulusal sorununa dair tartışmaların geri düzeyde yürütüldüğü bir dönemde, daha ileri noktalara dikkat çekmişti.

Burada yeniden bir tekrara girmeyeceğim. Ama bu geleneğin öznesi olan tüm yoldaşların şu noktalar üzerinde yeniden düşünmesini öneririm: Bana göre o tarihi koşullarda bu denli ileri noktalara dikkat çeken bir irade, bugünkü Kürt coğrafyasındaki nesnel durumu yaşamış olsaydı, bırakalım bu türden tartışmaları yürütmeyi, bizi daha yeni gerçeklerle yüzleştirirdi. Bu iddialarımı şu somut nedenlere dayandırıyorum.

Öncelikle söz konusu iradenin sorunları bilimsel bir yöntemle ele alması, yani gerçeği olgularda araması… Ve yeniyi üretme -ki yaşamı canlı kılan da yeniyi üretme kudretidir. Evet, yaşam geçmişe bakar, lakin hep geleceğe akar. Tarih deneydir, tecrübedir. İyi bir öğrenci gelecek perspektifiyle bu deneylerden öğrenir. Ama asla tekrar etmez.

Yine bu geleneğin Ermeni Soykırımına yaklaşımı ve soykırıma uğrayan bu mazlum halkın birçok evladının bu gelenek içinde yer alması bir rastlantı değildir.

Tam tersine bu geleneğin esas olarak ezilen ulus ve azınlık milliyetler sorununda ortaya koymuş olduğu doğru tutumdur. Bu doğru yaklaşımın istenilen düzeyde pratikleşmemesi, bağrında bir dizi eksiklikleri taşıması bu gerçeği değiştirmez.

Kaldı ki, bunun pratikleşmemesinin bir nedeni de yaratıcı düşünüş tarzının önemli derecede sakatlanmasıdır.

Elbette gelinen aşamada bu olumsuz anlayışlara kaynaklık eden sosyal şoven etkiler olabilir. Lakin belirleyici olan nokta bu değildir.

Çünkü pratik başarısızlıkların, olumsuzlukların etkileri daha geniş, yani birçok alanı kapsar niteliktedir.

Burada görülmesi gereken, kadroların, militanların süreci kavramadaki yetersizlikleridir. İdeolojik cephede yaşanan kırılmaların düşünüş ve hareket tarzında yaratmış olduğu tahribattır. Pratik duruşları, düşünüş tarzında soyutlayamayız.

Ben şuna inanıyorum: Yaşamın merkezine mücadeleyi koyan her birey ya da yapı, gerek içte karşı karşıya kaldığı sorunları aşmada, gerekse devrimin dostlarıyla birlikte yürümede mutlaka bir çıkış yolu bulur.

Çünkü öz güvene dayalı bu samimi duruş, ortak noktaları ön plana çıkarır. Farklılıkları asla karartmaz. Ama onları tartışırken, yıkıcı değil, yapıcı bir dil kullanır. Sorun, devrim, işçi sınıfı ve ezilen halkların kurtuluş sorunu olunca her türlü kişisel kaygıdan uzak durulur.

Bugün ortaya çıkan farklılıklar yeni değildir. Ve biz bu farklılıklarla birlikte yürüyorduk. Bu durumdan rahatsız olan kimi arkadaşlarımız tabii ki vardı. Kimi zaman açıktan, kimi zaman da kapalı kapılar ardında “Bu böyle gitmez” veya “gelen gelir, gelmeyen gelmez” temelinde yükselen bu isyancı yakınmacı sesleri duyuyorduk.

Elbette ki bu söylemlerin sahibi olan arkadaşlarımızın, bu söylemleriyle bugünkü mevcut duruma işaret ettiklerini söyleyemeyiz. Ama bu söylem sahiplerinin bu süreçte birleştirici bir rol oynamış olduklarını da rahatlıkla söyleyemeyiz.

Sular yavaş yavaş nasıl kayaları aşındırırsa, başarısızlıklar sonucunda umudu değil, umutsuzluğu körükleyen söylemler de döne döne tekrarlanırsa, güvensizlik derinleşir.

Örgütsel kopuşlar bir çıkış yolu olarak görülür. Tarihimiz bunun örnekleriyle süslüdür.

 

“Esas amaç sorunun çözümü olursa, mutlaka bulunur bir çıkış yolu”

An itibariyle şunları söylemek hiç de subjektif bir değerlendirmeyi içermeyecektir. Bugün ortaya çıkan bu sonuçtan birçok yoldaş hoşnutsuzdur.

Öfkeler biraz yatışınca ve gerçekler her gün kafalara güm güm çarpınca yapılan-yaptıkları yanlışları daha rahatlıkla görebiliyorlar. Sonuçlardan hareketle de olsa, bugünkü gibi gerçeklerle ilişki kurma düzeylerine baştan sahip olmuş olsalardı tutumları daha farklı olurdu.

Yani meselelere daha çözücü bir tarzda yaklaşırlardı. Çok az sayıda insanı bu tablonun dışında bırakıyorum.

Gözlerinde devrimin alevleri değil, külleri olan insanlar böylesi süreçlerde kolektifin, devrimin derdine değil, kendi derdine düşerler. Ne yazık ki, soru sormanın, sorgulamanın zayıf olduğu süreçlerde bu “şahsiyetler” yeniden kendine yer bulabiliyorlar.

Böylesi dönemlerde kolektifin iradesinin harekete geçirilmesi sorunun çözümü için önemlidir. Ne yazık ki bu somut durumda mevcut “yönetim” bırakalım sorunun çözümü için ön açıcı girişimlerde bulunması, kendisi ana bir sorun haline gelmiştir.

Dahası irade yitimine uğradıktan sonra da aynı nakaratlara devam etmiştir. Sözünü ettiğim ikinci nokta üzerinde tartışmayı yürütmeyi pek anlamlı görmüyorum.

Şöyle ki kolektifin en üst iradesinin kendisine vermiş olduğu görev süresi bitmişti. Böylesi dönemlerde nasıl bir yol izlenilmesi gerektiği de açıktır.

Ama bu açık yolda dahi yürünmek istenmedi. Bunun nedeni kavrayışsızlık mı, kesinlikle hayır. Çünkü bunu yapan arkadaşlar bu dayatmacı tutumun nasıl bir sonuca yol açacağını tahmin ediyorlardı.

Burada birçok şeyden söz edilebilir, ama kolektifin kaygısından söz edilemez.

Eğer böylesi bir kaygı olmuş olsaydı, bırakalım irade yitimi üzerinde tartışmayı, küçümsenmeyecek bir kolektifin gücü tarafından “yönetime” karşı duyulan bir güvensizlik söz konusudur.

Böylesi durumlarda gerek tek tek partililerin veya bir bütün olarak organ üyelerinin geriye çekilerek, sorunun çözümünü kolektifin iradesiyle aşmaya çalışması, olması gereken en doğru tutumdur. Yine böylesi dönemlerde yapılacak olan yeni görevlendirmelerde “tarafların” ortak onay verdiği isimlere öncelik vermek yanlış değil, doğrudur.

Başta da ifade ettiğim gibi, esas amaç sorunun çözümü olursa, mutlaka bulunur bir çıkış yolu.

İlk andan itibaren mevcut “yönetimin”, yetki süresinin bittiğini söyledim. Yani bu yönlü soruya yanıtım bu temeldeydi.

Aynı zamanda ortaya konulacak tüm önerilerin kolektifin birliğini korumaya hizmet etmesi gerektiğini de ifade ettim. Bunu özet tarzda da olsa içinden geçtiğimiz sürecin zorluklarını anlatarak ortaya koymaya çalıştım.

Ama tüm bunlara karşı esas olarak mevcut “yönetim”in dayatmaları sonucunda kolektifin birliği korunamadı. Yani benim açımdan ortada bir kafa karışıklığı yoktu. Hem sorulan soruya yanıtım netti, hem de partinin birliğini korumadaki ısrarım. Bu tutumunun yanlış olduğunu düşünmüyorum.

Özet olarak ben yenilikten yanayım.

Yine bir bütün olarak sürece dair bir bakış açım da bilinmektedir. Ortada yazılı dokümanlar-kararlar vardır. Özet olarak ben yenilikten yanayım.

Ben Ortadoğu’da merkezinde Kürt halkının olduğu direniş cephesiyle ilişkilenerek ve sorunlara yalnız Türkiye coğrafyasının gözüyle değil, bölge ve dünya gözüyle bakarak ancak doğru politikaların geliştirilebileceğine inanan biriyim.

 

“Dar, dogmatik yaklaşımları öteden beri reddettiğim bilinmektedir”

Birlik sorununu-vurgusunu ön plana çıkarmamın da nesnel bir zemini vardı. Şöyle ki, son yıllarda değişime dair kolektifin bünyesinde olumlu bir rüzgar esiyordu. Ve bu da bize sorunlarımızı doğru yöntemlerle çözebileceğimiz umudunu veriyordu.

Yani tartışma süreci içinde olan birçok yoldaşımızın elinde kazma-kürek değil, kitap vardı. Gerçekleri nesnel olgularda arama çabası vardı. Elbette ki tüm bu çabalar henüz somut sonuçlara dönüşmemişti.

Lakin ellerde esas olarak yıkıcı değil, yapıcı araçların olması veya bu yönlü işaretlerin açığa çıkması başlı başına bir olumluluktu. Şunu söylemem, hiç kimseye haksızlık olmayacaktır. Geçmişteki mevcut “yönetim”, izlemiş olduğu pratikle yalnız kolektifin iradesine karşı bir saygısızlık yapmadı. Aynı zamanda kolektifin yeni yönelimine karşı da bir sabotaj yaptı.

Bu durumun yaşanmasında belli arkadaşların duygulara yaslanan öfkeli kör pratikleri de çanak tuttu. Doğrulara ulaşmak istiyorsak, bütünsellikli objektif değerlendirmeler yapmak zorundayız.

Tüm yaşanan bu olumsuzluklara payımızın olmadığını söyleyebilir miyiz? Kesinlikle hayır. Her şeyden önce hiçbir şey bir anda oluşmaz.

Dünün bugünle, bugünün de yarınla bir bağlantısı vardır-olacaktır. Ve bu konuda gelince vakti, söylenmesi gereken de söylenecektir.

Keza değişim-arınma söylemle değil, eylemle olur. Özeleştiri de pratikle olur.

Bir ton laf etmektense, pratiğe dönük devrimci mücadeleye hizmet edecek mütevazı adımlar atmak daha anlamlıdır.

Hesap sormadan önce hesap vermek, hesap sormadaki samimiyete, taşınan parti kaygısına işaret eder. Bu konudaki bakış açısı budur. Bunun dışında ne “günah” çıkarmayı severim, ne de herhangi bir dayatmaya boyun eğerim.

Koşullar nasıl olursa olsun, düştüğümüz yerden kalkacağız.

 

“Dikkatimizi yol haritasını ortaya çıkarmaya yöneltmeliyiz”

Yine politik mücadelede ve genel olarak devrimci yaşamda ilişkilerde kırgınlıklar olmamalıdır. Kolektifle yürüyüş, mücadele yolculuğudur.

Bu yolculuk, farklı fikirler temelinde mücadeleyi içerir. Ama kişisel anlamda hesaplaşmayı asla içermez. Kim ne söylerse söylesin, bu süreçte burjuva çöplüğünün ürünü olan bu paslı silahlar kullanıldı.

Bu da devrimci kamuoyu nezdinde bir güven sarsılmasına yol açtı. Geleneğin öznesi olan güçler arasındaki ilişkilerde onarılması zor tahribatlara neden oldu.

Tüm bu gerçekleri görmeliyiz. Yalnız görmekle de yetinmemeliyiz. Yaratılan tahribatları gidermek için bir çaba sarf etmeliyiz. Bu konuda atılacak her adımın olumlu sonuçları olacaktır.

En azından yeni tahribatların ortaya çıkmasını önleyecektir.

Diğer bir ifadeyle yoldaş olmasını beceremedik, hiç olmazsa devrimci ahlak ve adalet ölçülerini zorlamayacak bir ilişki tarzını sürdürmeyi başarmalıyız.

Unutmayalım ki, biz ıssız bir adada yaşamıyoruz.

Yapacağımız tüm yanlışlar yalnız bize değil, genel olarak devrimcilere, devrimci mücadeleye zarar verecektir. Bunu yapmaya hakkımız yoktur.

Gelinen aşamada tüm dikkatlerimizi nesnel gerçekliğe dayanan bir yol haritasını ortaya çıkarmaya yöneltmeliyiz.

Bunu yaparken kolektif çabayı önemsemeliyiz. Sürece katkı sunabilecek herkesin fikirlerinden yararlanmalıyız.

Öğrenmeye, dinlemeye, anlamaya ihtiyacımız vardır. Farklı devrimci güçlerle yürüme sürecini aynı zamanda öğrenme eylemine dönüştürmeliyiz.

Kim söylüyor değil, ne söylediğine bakmalıyız. Devrimci mücadelenin gelişmesine hizmet eden söylemlere hürmet etmeliyiz.

Bugün açısından sorunlu bir durum olsa da geleneğin öznesi olan güçlerle ortak yürümeyi ve gereken değişimi sağlamayı hedeflemeliyiz.

Şuna inanmalıyız, mücadelede samimiyet, ısrar birçok kör kilidin açılmasını sağlar.

Evet, devrim kitlelerin eseridir. Ama bu kitleleri aynı istikamette yürütmek, her şeyden önce birleştirici bir kültüre sahip olmayı gerektiriyor. Çünkü, birleşilerek güç olunur, umut olunur. Bölünerek, ne güç ne umut olunur.

 

“Bu sonucun nedenlerini ciddi bir tarzda ele almamız gerek”

Ama bugün de tüm güçlerimizi, kolektifin birliğinin, devrimcilerin ortak yürüyüşünün tarihsel önemi ve zorunluluğu noktasında eğitmeliyiz. Her militan birleşerek çoğalmanın hayalini kurmalı. Ve bu hayalin peşinden koşmalıdır. Bu düşünüs tarzını hakim kılmalıyız.

Kısacası kolektifin birliği, devrimcilerin ortak yürüyüşü vb. konular, sorunlar çıkınca gündemimize gelmemelidir.

Bilakis biz bu konuları somut pratiklerimiz üzerinden gündemleştirerek tartışmalıyız. Birleştirici olmayan, yıkıcı kültürün, ideolojik, siyasal, örgütsel zeminini açığa çıkarma göreviyle karşı karşıyayız.

Teorik olarak iki çizgi mücadelesini savunan, demokratik merkeziyetçilik ilkesine uygun olarak örgütlenme iddiasında olan bir harekette sık sık tersi pratiklerin ortaya çıkması, yani söylemle eylemin uyumsuzluğu ciddi bir sorgulamayı şart koşar.

Düşünebiliyor musunuz, görev süresi biten bir “yönetim” yetkisizliğine yetki gömleğini giydirme çabası içine giriyor.

Ve kolektifin iradesini, parti hukukuna uygun olarak belirleme görevi ve sorumluluğuyla karşı karşıya olan kolektifin üyelerinin bir kısmı bu hukuksuzluğa onay veriyor.

Bu örnek dahi başlı başına ne türden zorluklarla karşı karşıya olduğumuzu bize gösteriyor.

Evet ortaya çıkan sonuç, bizim için üzücü bir sonuçtur. Bu sonucun nedenlerini ciddi bir tarzda ele almamız gerekir.

Şöyle bir hafızamızı yoklayalım, biz geçmişte de çoğu zaman böylesi süreçlerde benzeri tartışmalar yürütmüşüz.

Ama bu söylemlerin çözücü bir yol açmadığı ortada.

Tekrar aynı şeyleri söyleyip farklı sonuçlar beklemeye koyulursak, yeni gürültülerle uyanmamız pekala mümkündür.

Bunu yaşamamak için kolektif aklın yön verdiği, eğitici ve günün gerçeklerine uygun olarak adımların atılması zorunludur.

110