EĞİTİM ÇALIŞMASI | “Kolektif çalışmanın önemi üzerine” tartışmalarımızdan notlar…

Özgür Gelecek gazetesinin 178 ve 179. sayılarında “Kolektif çalışmanın önemi üzerine” başlıklı yazıdan hareketle alanımızda belli tartışmalar yürüttük. Bu tartışmaları kolektifimizle paylaşmayı isteyince aşağıdaki şekilde toparlamış olduk. Faydalanılabileceğini düşündüğümüz için de sizinle paylaşıyoruz.

Sefagül: “Kolektif olmak nedir? Kolektif çalışmak nedir?” Bu iki temel sorunun cevapları çok net verilmek zorundadır. Komünist partiler, politik mücadelenin, iktidarı ele geçirme hedefimizin temel aracıdır. Bu nedenle KP’nin iktidar hedefli politik mücadelesi üzerinden “kolektiflik” tanımlanmadıkça, cevapları eksik vermiş oluruz. Kolektif yaşamın, KP’nin, ideolojik-politik mücadelenin yürütülüş tarzıyla, niteliğiyle çok yakından ilgili olduğunu düşünüyorum. Kolektif yaşamın bunlardan ayrı tartışıldığı her yerde yanlışa-eksiğe düşmüş oluruz. Kolektif yaşam, salt kurallara uyma şeklinde “teknik” bir ele alışa indirgenemez. Mesele, politika üretime hem teorik hem pratik olarak dahil olmaktır. Kendimizi bunun içine ne kadar dahil ediyorsak, bu konuda kendimizi ne kadar sorumlu görüp adım atıyorsak o kadar kolektifin içerisindeyizdir. Bu gerçekliği kavradığımız oranda yoldaşlarımızı ilerletme kaygısı güderiz, eleştiri-özeleştiriyi önemseriz, günlük yaşamımızı en ince ayrıntısına kadar da kolektifi merkeze alarak, onun üzerinden tanımlarız. Ben bu konuyu bunlar üzerinden tanımlıyorum.

Suzan: Ben biraz kendimden tanımlamak istiyorum. İlk örgütlendiğim dönemde, kolektifliği, yapılan paylaşımlar üzerinden değerlendiriyordum. Ben küçük burjuva ideolojinin, bireysel ideolojinin içinde büyüdüm. Evet, “örgüt kolektif olmalıdır, o tarzı yakalamalıdır”. Fakat ben, kolektif yaşamı halen tam olarak uygulayabildiğimi, kendimi adapte ettiğimi sanmıyorum. Kolektiflik, politika üretimi, eleştiri-özeleştiri, yoldaşlarını ilerletmektir. Peki, yalnız kaldığımızda ne yapıyoruz? Hayatın  her alanında uygulamadığımızda kolektif yaşam anlaşılamıyor. Zaman içerisinde eleştirildikçe, özeleştiri verdikçe daha fazla kavrıyorum, anlıyorum. Genel geçer bilgiler dışında, kolektif yaşam üzerine çok fazla düşünüldüğünü sanmıyorum. Kolektif içinde yaşanan sorunlardan sonra bu mesele daha çok gündemimize girmiş oldu. Yeni örgütlenen biri olarak bunlarla en baştan tanıştığım için şanslıyım aslında. Kolektif yaşama dair özellikle …’dan örneklendirebilirim. İlk defa girdiğim bir ortamdı. Hem kendi örgütüm hem de başka örgütler var. Uyum sağlama, meseleyi kavrama süreci yaşanıyor. 7/24 nasıl kolektif olunur; ortak çalışmalar, bunlara herkesin katılımının sağlanması somut olarak yaşanıyor. Mesela dergi çalışmamızda hepimiz yazının bir başlığını ele almış, yazıp birleştirmiştik. Pratiğe dökülünce daha iyi kavranıyor, kolektif olmak… Ben kolektif yaşam deyince, yoldaşlarla olan ilişkileri, birbirimizi geliştirebilmeyi, değiştirebilmeyi anlıyorum. Bir yoldaş “Yoldaşlığı yanlış tanımlıyoruz. ‘Yoldaşlarımıza ne kadar katıp, geliştiriyoruz?’ sorusu üzerinden tanımlamalıyız. Salt paylaşım üzerinden, daha iyi iletişim kurmak üzerinden tanımlamak yanlıştır. Bu paylaşımlardan ne öğreniyoruz? Bunu sorgulamak lazım” demişti. O zaman da çok etkilenmiştim bu tanımlamadan. Ben şu an daha çok öğrenme odaklıyım. Çok eksiğim var. Pratikte kazanılan deneyimler çevremdeki yoldaşlarda daha fazlaydı bana nazaran. Ben de öğrenmeye çalıştım yoldaşlarımdan ve bildiğim ne varsa öğretmeye çalıştım. Eleştiri-özeleştirinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Gamze: “Kolektif olmayı” bence sizin de tanımladığınız gibi kolektifin dar tanımlanması sorunu üzerinden ele almalıyız. Kolektif deyince aklımıza direkt “örgüt” geliyor. Örgütlü yaşam ile kolektif yaşamın birlikte ele alınması gerektiğini –bir olduğunu anlamak gerekiyor. İlk örgütlendiğim zamanlarda “kolektif” denilince daha çok birlikte iş yapmayı anlıyordum. Diyelim ki, afiş asılacak. Birimiz afişi alır, biri afişleri asar, biri etrafı kollar. Bu benim için kolektif çalışmanın örneğiydi. Veya bir anmada, birinin metni hazırlaması, birinin okuması, birinin alanı düzenlemesi kolektif çalışma örneğiydi. Kolektifliği bu dar ele alışın, tüm devrimci kesime hakim olduğunu düşünüyorum. Genel olarak öyle algılanıyor. Kolektivizmi daha iyi öğrenmek, daha çok içine girdikçe, çabaladıkça artıyor. Kişinin çabasına bağlı olarak hızlanıyor. Bulunduğum alanlardan örnek verirsem; ilk alanımda salt işlerin bölüştürülmesi anlamında ele alıyordum, yani dar anlamda. Fakat daha çok içine girdikçe, yoldaşlarla ilişkilerimde farklılık olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte bu alanda çok örgütlü bir yaşamımız yoktu. Genel faaliyet öyleydi, kurumun varsa oraya gidersen, gazete dağıtırsın, olursa eyleme gidersin. Eğitim çalışmaları çok sık almıyorduk. Sürekli birlikteydik ama herkesin bireysel bir hayatı vardı. Yoldaşlık ilişkilerimizi birbirimizi geliştirmek, derinleştirmek üzerinden değil, kişisel paylaşımlar açısından oluşturuyorduk. Günlük şeylere dair sohbet, birlikte çay içmek, yemek yemek gibi ele alıyorduk. İkinci olarak gittiğimiz alanda da bunu çok aşamamıştık. İhtiyacı hissediyorduk ama eleştiri-özeleştiriyi yılda bir alıyorduk. Kimse önermiyordu. Eleştiri-özeleştiri dediğimiz de günlük sohbetleri geçmiyordu. Bu da birbirimize tepkiselleşmelere yol açıyordu ve örgütlü yaşamın gerisinde kalıyorduk. Sonrasında da zaten “eleştirsem ne olacak ki?” tarzı bir düşünce oluştu. Bu karşıdaki yoldaşı küçümsemeye, ona güvenmemeye tekabül ediyordu. Sadece yoldaşının hatasını görüp, kendini mükemmel sanmayla ilgili bir durum bu, yani özeleştiriyle ilgili. Bundan önce bulunduğum son alan ise farklıydı ve çok farklı bir bileşen vardı. Hem biz hem de başka örgütlerden arkadaşlar vardı; genç, yaşlı, çocuk her kuşaktan bir bileşendi. İlk başlarda birbirimizi çok yorduğumuz zamanlar oldu. Belki de birbirimizin hatalarını kolluyorduk. Eleştiri-özeleştiri toplantılarımızın en baş gündemi paylaşımsızlıktı. Fakat bütün bu süreçte, zaman içinde birbirimizi daha çok tanıdık. Bazen her şeyi mükemmelleştirmeye çalıştık. Birçok mesele üzerine gayet rahat tartışmaya başladık. Örneğin, kadın meselesi üzerine olan tartışmalarımız. Bu alandaki tecrübelerime baktığımda yoldaşlık ilişkilerinde daha önce ne kadar geride kaldığımı anladım. Bir insanın yoldaşını ilerletmesi salt teorik çalışma ile “hadi Lenin’i tartışalım”la olmuyor. Birbirimizin sıkıntılarını paylaşabilmeli, birbirimize ihtiyaç duymalıyız. Bir sıkıtım olduğunda ilk yoldaşıma açılabilmeliyim. Aslında birbirimizi ancak böyle tanıyabileceğimizi düşünüyorum.

Sefagül: Deneyimlerle ele almış olduk. Demek ki buna da ihtiyaç varmış. Politika üretimi ile yoldaşlık ilişkisinin niteliğini nasıl bir arada değerlendirebiliriz? Yani kendimizde gördüğümüz değişimle politika üretimine katkı arasında bağ kurabildik mi? Yaygınlaşan “kültürel devrimciliğin(!)” bir örneği. Sorumluluk duymamayı getiriyor bu biçim. Ortama, yoldaşlara, kendine müdahalesizlik ortaya çıkıyor. Birlikte geçirilen zaman, salt hoş vakit geçirme olarak ele alındığında aslında boş vakit geçirmiş oluyorsun. Kişi, devrimciliği salt sosyal ortam olarak alıyorsa bunu da kaybetmek istemez. Müdahalesizlik, liberallik böyle başlar. Eleştiri-özeleştiriyi ortamdan uzaklaşmamak için yadsıyoruz. Bu, kendini kolektifin dışında görmektir. Kolektif, bizi politik iktidar mücadelesi için bir araya getiren bir araçtır. Bu bakış açısını kaybettiğimizde bireycilik-alancılık ortaya çıkar. Bireyler-parçalar ortaya çıkar. Bu “kolektif”in dağılışıdır! Kolektif olma; bütüne, yoldaşlarına karşı sorumluluk duymaktır. Tabii sizin bahsettiğiniz deneyimler önemli. Bu alanlarda kişiler kendini daha çok görüyor. Mesele, öğrenme ve öğretme faaliyetine, değişime ne kadar açık olduğumuzdur. Kişi kendini buralardan sürekli sorgulamalı. Her yeni yoldaşa da bu sorgulayıcılığı vermeliyiz.

Kişilerin değişime açık olmaması kolektif yaşamı da etkiler. Kolektivizmi, örgüt olmayı, siyaset üretme ve yaşama geçirebilme olarak kavramadığımız sürece bütün sorunlar peş peşe gelir. Politik olma, politika üretme örgüt faaliyetinin esasıdır. Yoldaşlık ilişkilerinin niteliği de bunun çerçevesinde gelişir, diğer pek çok şey gibi. Buradan bizim politikayı nasıl tanımladığımıza tekrar gelmek gerekir. Politikayı, iktidar mücadelesini vermek olarak ele alırsak başka bir şey, yok salt açık alan, dergi faaliyeti, legal kurumlara gidip gelme olarak ele alırsak başka bir şeydir. Örgüt, hedeflerimize uygun şekillenir, oluşturulur. Bu ayrım bu nedenle çok önemli. Her yapının devrimcilik anlayışı arasındaki farklar buradan kaynaklanmaktadır. Bizim farkımız ne? Bizim nasıl bir politika üretip, hayata geçirdiğimiz, aynı zamanda devrimcilik tarzımızdaki farkı ortaya çıkartır. Biz MLM’yi kavradığımız, ezilenlerle buluşturabildiğimiz oranda hem bireysel yaşantımıza hem de kolektif yaşama yansıtırız. Sizin günlük yaşamla ilgili tanımladığınız “yoldaşlık ilişkileri”nin politik mücadele ile ilişkisini kuramamak bu nedenlerle değerlendirmenin eksik olmasına yol açar. Yaptığımız her işin politik mücadele ile bağını kurmazsak-kavramazsak bizi biraraya getiren şeyin ne olduğunu görmemiş, unutmuş oluruz. İktidarı yıkma hedefi bizi bir araya getiren şeydir. Biz nasıl bir politik mücadele yürütmeliyiz? Yoldaşlarımızı nasıl politikleştirmeliyiz? Ben, parti ve yoldaşlar nasıl olmalıyız ki, mücadeleye cevap olalım? Bu kaygılarla-sorularla hareket etmeliyiz.

Alancılık, birbirini tutma vb. sorunlar bu zeminin yokluğunda ortaya çıkar. Takım tutar gibi, takım taraftarları gibi hareket edilir. Son yaşadığımız ayrılık sürecine baktığımızda, kişilerin hangi tarafta kaldığında bulundukları alanların önemli bir etkisinin olduğunu görüyoruz. Bu politiklik değildir. Kolektif yaşamın böyle olması, komünist partiyi yok eder. Buralardan tartışmalıyız. Kolektifi “kendi alanına sıkıştırmak!” öznelciliktir. Meseleye komünist partinin bütünü açısından bakmalıyız.

Suzan: Kolektiflik deyince insanın aklına ilk gelen yoldaşlık ilişkileri oluyor. Ama yazıdan sadece bu olmadığını anladım. Kolektif çalışma denilince, bireyin parti ile, partinin bireyle, partinin kitleyle ilişkisi anlaşılmalı. Biraz çelişki mevcut. Yazıda da bu anlatılmaya çalışılıyor. Bir bütün örgütlü yaşam kaygısı politikleştiriyor. Politik mücadele için ne kadar kafa yorarsan da o kadar örgütlenirsin, örgütlü yaşamı benimsediğin oranda da yoldaşlarına karşı sorumluluk duyarsın. Son sürecimiz kolektif yaşamın kavranamamasını, bürokratizmi, iktidarlaşmayı bir daha gösterdi. Politik mücadelenin kavranmaması alanlarda iktidarlaşmaya yol açıyor. Ayrılık sürecinde, kimileri gerilla alanından yazı beklendi tavır almak için. Bu ’94 darbeciliğinde de benzer şekilde yaşanmıştı. Politiklikten ziyade, askeri bakış açısı üzerinden hareket edenler oldu. Politik mücadele yürütüyorsak, tavır alırken kişilere değil, “bir Kürt sorununa, KUH’a, bir kadın sorununu, silahlı mücadeleye vb. yaklaşımımız ne olmalıdır, nasıl olmalıdır” gibi soruların cevaplarıyla tavır alınmalıydı. Bunlara kafa yormayıp, işte “ben şuyum-buyum” diyerek iktidar sağlanmaya çalışıldı. Bu sürecin öğretici olduğunu, daha sağlam olduğumuzu düşünüyorum. Neyi yanlış, neyi doğru yaptığımızı gördüğümüzü düşünüyorum.

Gamze: Ben ve Suzan yoldaşın tartışmaları genel olarak alanlar ve kişiler üzerinden oldu. Daha geniş açıdan bu tartışmayı yürütebiliriz, bu ele alış tarzını genelleştirebiliriz diye düşünüyorum. Örneğin faaliyet sürecimde, işler birkaç kişi üzerinden yürüyordu ve dört bir yana yumruk sallama durumu yaşanıyordu. Sorumlu birkaç kişi var, onlar her açıklamayı yaparlar. Onlar “şu yapılmalı” dediğinde biz onu yapıyoruz. Biz sorumluluk alıp, politika üretimine dahil olmuyorduk, edilmiyorduk. Bu da bürokratizmi körüklüyordu. Bu örgütle olan bağ ile alakalıdır da. “Ben de bir söz söylemeliyim” kaygısı güdülmediği sürece, gelişme tek yanlı oluyor. Birileri teori üretiyor, birileri pratiğe uyguluyor. Bu tek yanlılıktır: teorisyen ayrı, pratikçi ayrı. Bu birçok sorunun da nedenidir. İşte bu yüzden, o alanın sorumlusu ne tavır alırsa, diğerleri de onunla almış oluyor. Sorun varsa bizim de fikrimiz olmalı/olabilmeli. Ama kendi köşemize çekilmişsek bu olamıyor. Her şey “bir bilene” deneyimli olana havale ediliyor. Deneyimli-deneyimsiz ayrımı çıkıyor.

Sefagül: Teori-pratik, teorisyen-pratikçi kopukluğu üzerinde durmak lazım. Teori ve pratiğin kopması neyin sonucu olarak ortaya çıkıyor? Hepimiz gelişim halindeyiz. Yapacaklarımız veya yapamayacaklarımız da olacaktır. Bilgi-teori sürekli geliştirilmeli. Bu olmadığında süreçlerin yakalanamadığı da olacaktır. Bunlar olabilir. Fakat MLM’ye dair asgari bir teorik kavrayış yoksa süreçlerin gerisindeki bu kalmalar farklı bir hal alabilir, ki bu önemli bir sorundur. Bir “pratikçi” kendisine iletilenlerin doğruluğunu sorgulayabilir durumda olmalıdır. Önderlik yapma, bir şeyler yazıp-iletme değildir. Partinin bütününü eğitmek önderliğin görevidir. Yoldaşlık ve elbette ki önderlik, birbirinin devrimciliğini büyütebilmektir. Hem değişen hem de değiştiren olabilmeliyiz. Bütün yoldaşlar günceli takip eden, okuyan, yazan, gelişen, bunları politika üretiminde kullanan, diğer yoldaşları geliştirme kaygısı taşıyanlar olmalıdır. Bu olmazsa, teori-bilgi birilerinin tekelinde kalır. “Her şeyi ben bilirim”, “iktidar benim” mevzusu buradan ortaya çıkar. Bu neyi geliştirir? Örgüt, bir grubun, bir kişinin yönetimi altına girer. Demokratik merkeziyetçilik ortadan kalkar. Teori-pratik kopukluğu ancak “teoriyi yapan” ve pratiğe geçiren” ayrımı ortadan kaldırılabildiği oranda asgariye iner. Politikalar kavranmadan –ki bunun için teori gerekir- yaşama etkili bir şekilde geçmesi beklenemez… Bilgilerimizi yoldaşlarımıza aktarıyor muyuz? İlk örgütle tanışıldığı andan sorgulama ve yanlışlara müdahale etme bilincini veriyor muyuz? Yapmıyorsak, niçin yapmıyoruz? Sorumluluk almaktan mı korkuyoruz? Örgütleme yapmak, ikna etme çalışmasıdır aynı zamanda…

Gamze: İktidarlaşma meselesi, en net kadınlarla-erkekler arasındaki tartışmalarda çıkıyordu. Erkeklerin, kadınların fikirlerini önemsememesi şeklinde. Kadın yoldaşlardan biri öneri getirdiğinde erkek yoldaşın öneriyi ciddiye almaması, itiraz geliştirme söz konusu olabiliyor. Belki sadece üst konumda olduğu için yapabiliyor…

Sefagül: Biz politikleştiğimiz oranda erkek yoldaşlarla ilişkilerimiz değişti…

Suzan: Bu süreçte “aman başım ağrımasın” diyerek müdahalesiz kalanlar da oldu… Eleştiriden kaçınanlar…

Sefagül: Birlikte hareket edebilme bilincini iyi oturtmalıyız. Ortak hedef doğrultusunda ilerleyebilmeli, kenetlenebilmeliyiz. Bu demokratik merkeziyetçilik temelinde hareket etmeyi gerektirir. “Farklı düşünceler olsa bile hareket nasıl sağlanır?” Mesele budur. Demokratik merkeziyetçilik, keyfiyetçiliği, kişilere göre şekillenişi ortadan kaldırır… “Eleştiriden kaçınma”, özeleştiriye kapalılıktan kaynaklanır, eleştirilerimizi getirmekten hiçbir zaman çekinmemeliyiz. (Partizan okurları)

1.054