Şehitlerimiz, mücadelenin bugünü ve rolümüz

Proletaryanın davasını, gelişimlerinin her anında en iyi şekilde yaşatmayı başarmış şehitlerimiz, Türkiye devriminin zorunlu bir ön koşulu olarak, devrime giden yolun çetinliğini ve ciddiyetini göstermektedir. Proletaryanın davası, şehitlerimizde, onların hayatlarının adeta kendisi olarak gelişmiş ve bu bütünleşme sağlanmaksızın verilen zorlu mücadelenin hiçbir şekilde başarıya ulaşamayacağı devrim deneyimleri ile sınanmış ve açığa çıkmıştır. Sömürülen milyarlarca emekçi halkın, ezilen konumundaki yerinin sabit kalması için bir avuç asalağın uyguladığı tahakküme son verecek olan mücadele ve bu mücadelenin zorunluluğunu kavramış proletaryanın ve ezilen tüm katmanların bilinçli, örgütlü güçleri için devrime yaşamını sunma, örgütsel faaliyetlerin bütünündeki bir parça kadar yalın ve yalnızca diğer her şey kadar zorunludur. Şehitlerimiz devrime yaşamlarını sundukları kadar, örgütsel faaliyetlerinin bütünüyle mücadelelerini anlamlandırmışlardır. Bu iki şey; yani adanmışlık ve andaki örgütsel görevlerin bütününe yaklaşımları birleşerek, onları gerçek devrimciler haline getirmiştir. Adanmışlık; örgütsel sorumluluklara yaklaşımların bir göstergesi olsa da sorumluluğa karşı geliştirilen pratik duruş adanmışlığı tek başına açıklamaya yetmez. Adanmışlık, pratik duruşla birlikte ama ondan daha çok maddesel olarak yaşamın bu uğurda ortaya konulmasıdır.

İbrahim Çoban, Yeliz Erbay, Ulaş Bayraktaroğlu, Mahir Arpaçay, Yılmaz Kes, Kenan Aktaş, Murat Gün, Gül Kaya, Mustafa Sarıca, Cengiz İçli, Haydar Arğal, Yetiş Yalnız, Nubar Ozanyan isimleriyle ve bu isimlerle ifade edilen Türkiye devriminin diğer tüm ölümsüzleşenleri, işte bu adanmışlığın, hesabı yapılamayacak düzeydeki emek ve çabanın somutlandığı yaşamlardır. Böylesi yaşamlar olmaksızın, devrimin zaferle sonuçlanmasının olanağı yoktur. Proleter devrimin düşmanları, devrim mücadelesinin geriletilmesi, halkın bağrından sökülüp atılması için her türlü yöntemle saldırılmaktadır. Devrimin düşmanları tarafından geliştirilen türlü saldırıların üstesinden gelerek ve bununla birlikte diğer tüm ideolojik, politik-pratik görevlerin yerine getirilerek mücadelenin durmaksızın geliştirilmesinde böylesi devrimci kişiliklerin oynadığı rol başat önemdedir. Gerçekleştirilen devrim deneyimlerinde, devrim mücadelesine adanmış kişiliklerin belirleyici rolünün, onların eksikliği durumunda diğer herhangi bir şeyle giderilemeyecek ölçüde olduğunu göstermektedir.

Komünizm ve devrim şehitlerini özel olarak andığımız ocak ayının son haftasında; devrim ve komünizm şehitlerinin devrim mücadelesinde oynadığı bu rolü kavrayarak mücadeleyi büyütebiliriz. Hiç kimse, hiçbir devrimci yukarıda isimleri anılan ve anılanlarla ifade edilenlerin eksikliğini dolduramaz, onların tıpkısı olamaz. Fakat ölümsüzleşenlerimizin devrim mücadelesinde oynadıkları rolü üstlenebilir/üstlenmeliyiz. Komünizm ve devrim şehitlerini anmanın hedeflerinden biri – belki de en önemlisi- devrim mücadelesinde adanmış olmanın zorunluluğunu bilince çıkartmaktır. Burada bilince çıkarma işi, fikirsel bir süreçten çok pratik bir ilerleyişi ifade etmektedir. Şüphesiz, devrim mücadelesine herkes eşit düzeyde katılmaz, ancak bu mücadelede kilit önemde rol üstlenecek olanlar bu rol de gönüllü olanlar, adanmış olmak zorundadırlar. Doğal olarak devrimimizin bugün ki sorunlarını, gerçekliğini ve andaki sorumluluklarını tartışarak adanmışlığı somutlayabilir şehitlerimize layık bir kişilik şekillenişini gerçekleştirmeyi tartışabilir, şehitlerimize layık bir örgüt yaratmayı başarabiliriz.

Bu açıdan, şimdi durgunluk, gericilik ve çözülme günlerinde, yavaş, sistemli ve düzenli çalışmayı, adım adım ilerlemeyi, santim santim kazanmayı öğrenmeliyiz. Her kim bu çalışmayı can sıkıcı bulur, sosyal demokratik taktiklerin devrimci ilkelerini koruma ve geliştirme gereğini anlamazsa, Marksist adını boş yere almıştır (Lenin, 1993: 46). Bugün devrimci adını kullanmak istiyorsak eğer, geçmişteki şehitlerimiz üzerinden değil bugün yaptıklarımız ve yapacaklarımız üzerinden sürece odaklanmak zorundayız. İşte burası şehitlerimizden çok bizi bağlar. Bugün her şeyden önce büyük oranda ezberlenerek öğrenilen ve bu ezberlerin arasında sınıf mücadelesi adına yanlış onlarca ele alışın olduğunu bilerek bu yanlış ezberleri yıkmak için mücadeleye girişmenin dönemindeyiz. Marksizm, Leninizm, Maoizm adına kaba saba yürütülen, yanlış ezbere dayanan düz devrimciliğin yıkılıp yerine MLM’nin canlı ilkeleri ışığında süreci karşılayabilecek, gerçeğe uygun devrimciliğin-devrimci anlayışın inşa edilmesi gerekmektedir. Devrimcilik adına, burnunun ötesini göremeyecek kadar küçük hesapların yapıldığı, yalnızca radikal-sol söylemler ve hiç olmazsa gürültü koparmak uğruna onlarca yıldır örgütsel olarak geliştirilen doğru devrimci çizginin tasfiye edilmeye çalışıldığı, ideolojik mücadele yerine skandal tacirliğinin bir araç edinildiği, gerçeklerle uğraşmaktan çok iğrenç bir yöntemle hayallerle uğraşıldığı, her şeyden daha önemlisi çevre anlayışının ve kendi grup çıkarlarının Parti’nin çıkarlarıymış gibi yutturulmaya çalışıldığı pespayelikten yerlerde sürünen anlayışlara karşı mücadele her devrimci için zorunludur.

İdeolojik savaşım, doğru proleter çizginin örgüt içinde egemen hale gelebilmesi için bir yöntem olarak düşünüldüğünde oldukça geniş bir etkileşim halini ifade etmektedir. Ancak ideolojik savaşımın ezilenlerin lehinde gelişebilmesi için öncelikle örgütsel olarak doğru şekillenişin yaratılması ve örgütün doğru yerlerde konumlanması gerekmektedir. Tersine bu doğru şekillenişin ve konumlanışın gerçekleştirilebilmesi için de ideolojik savaşım bazen esas hale gelir. İşte mücadelemizin bugünü, ideolojik savaşımın bu iki yönünün aynı anda ilerletmek zorunda olduğumuz günüdür. Doğal olarak yavaş ve ağır aksak ilerleyen böylesi günlerde, aradan geçen zamanın ne kadar uzun olduğu önemsenmeksizin ama sürekli olarak çabalayarak, duraksamadan ve yılmadan emek harcayarak, sınıf mücadelesinin kendine has bu zorlu günlerini bir an önce geride bırakmak için tarihimizde eşi görülmemiş bir gayret sarf etmemiz gerekir. Eli başında diğer her şeyden yalıtık halde düşünmeye alışmış anlayış ile bu zorlu süreç aşılamaz. Her şeyden önce kadroların bu zorlu süreci atlatabilmek ve örgütsel bir yengi ile bu süreçten çıkabilmek için kitlemiz ile bağlarını sıklaştırması gerekir.  Bunun ötesinde ve bundan daha önemli olarak örgütümüzün; proleter ideolojiye en yakın kitlelerin içerisinde, sınıf mücadelesinin en keskin noktalarında konumlandırılması ve buralarda kök salması geleceğin kazanılması için zorunludur. Adanmışlığın ve şehadetin bir parçası olarak devrimci şiddet, devrimin belirli bir anına ilişkin bir zorunlulukken kitlelerin örgütlenmesi devrimin öncesinde ve sonrasında tüm anına ilişkindir. Kitleler kazanılmaksızın devrimci öncülük-önderlik, komünist devrimcilik adına ne dersek diyelim devrimciliğin her türlüsü boş laflarda kalır. Devrimci rol kitleler ona yaşam verdiğinde gerçekten devrimci bir role bürünür. Devrimin en iyi itici gücünü, devrimin zaferlerinin en derin kaynağını oluşturan milyonlarca emekçinin örgütlenmesidir. Ve işte, mücadele içinde devrimimizin bu somut özelliğini, yani kitlelerin örgütlenmesini en iyi biçimde cisimleştiren önderlerini, proletarya devriminin bu özelliği yaratmıştır (Lenin, 1996: 172). Proletarya devriminde, kitleler ile örgütlü önder güç arasındaki ilişkiyi kavradığımız ve örgütümüzde yaşam verdiğimiz sürece örgütümüz proletaryanın yıkılmaz bir kalesine dönüşür. Bunu başarmak, şehitlerimizin bıraktığı miras ve ezilen milyonlara verdiğimiz sözdür.

Lenin, V.İ. (1993). Tasfiyecilik Üzerine. (Çev: Yurdakul Fincancı). Ankara: Sol Yayınları.

Lenin, V.İ. (1996). Örgütlenme. (Çev: Gürol İlban). İstanbul: Kaynak Yayınları.

239