“İstanbul’da işçi sınıfı hareketi kuvvet topluyor! Yeni bir fırtınaya doğru”*

3. Havalimanı yapımında çalışan inşaat işçilerinin eylemleri ve ardından 24 işçinin tutuklanması süreç açısından son derece önemlidir. Türkiye işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesi, faşizmin işçi sınıfı ve halka saldırısından doğrudan doğruya etkilemektedir. Bu olgu, rakamlar incelendiğinde rahatlıkla görülebilir. Emek Çalışmaları Topluluğu’nun son yıllara ilişkin yaptığı çalışmalar bu gerçeği göstermektedir. Topluluğun “İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu”na göre, 2016 yılında işçi eylemleri bir önceki yıla göre azalmış, 2015 yılında başlayan genel düşüş, 2016 yılında da sürmüş ve eylem sayısı 754’ten 608’e gerilemiştir. Raporda yaşanan düşüşün en önemli nedeni olarak OHAL tespiti yapılmakta ayrıca işçi eylemlerine devlet müdahalesinin arttığı da vurgulanmaktadır. Ancak yine aynı topluluğun 2017 yılı raporunda toplam gerçekleşen eylem sayısının önceki yıla göre yaklaşık 1.8 kat arttığı vurgulanmaktadır. 2018 yılı için henüz bir raporlaştırma söz konusu değildir.

Emek Çalışmaları Topluluğu’nun (EÇT), 2017 yılı İşçi Sınıfı Eylemleri Raporu’nda açıklanan istatistiklere göre; “894 işçi 2017 yılında hak mücadelelerine katıldığı için işten atıldı. En az 663 işçi sendikalaşma mücadelesi verdiği için işten çıkarıldı. 77 bin işçi ve emekçi 2017’de 430 işyeri temelli eylem, 144 genel eylem, 33 de dayanışma eylemi gerçekleştirdi. Eylemlerin yüzde 44’ü, yani yarısına yakını özel sektörde çalışan kadrolu işçiler tarafından yapıldı. İşyeri temelli eylemlerin yüzde 64’ü basın açıklaması, yüzde 23’ü fiili grev, yüzde 11’i ise kalıcı direniş şeklinde oldu.”

Bu rakamların bize gösterdiği bütün baskılara, yasaklama ve engellemelere rağmen, OHAL koşullarında işçi eylemlerinde öndeki yıla göre artış yaşanmış olmasıdır. Şu veya bu nedenle, 2017 yılı içinde 77 bin işçi, eylemlilik içinde olmuştur. Bu artışa paralel olarak 2018 yılı ITUC Küresel Haklar Endeksi’nin açıklanan verilerine göre Türkiye, 2018’de işçi hakları açısından en kötü 10 ülke arasında yer alma “başarı”sını göstermiş durumdadır.

Bu durum bize OHAL koşullarında da olsa, devlet müdahalesinde artış da olsa işçi sınıfının kendiliğinden eyleminin belli bir ivme içinde olduğu, en azından son derece vahşi sömürü koşulları nedeniyle sınıfın devletin bütün müdahalelerine, baskı ve yasaklama terörüne rağmen geri adım atmadığını göstermektedir. İşçi sınıfının kendiliğinden eyleminin OHAL koşullarında da devam etmesi, sınıf bilinçli işçilere ve devrimcilere bir şeyler anlatmalıdır. İşçi sınıfı içte ve dışta yaşadığı tüm olumsuz koşullara, devletin artan faşist saldırganlığına rağmen direnişini sürdürmektedir.

Nitekim 2018 yılı itibariyle ve özellikle de son süreçte yaşanan 132 Flormar işçisinin 15 Mayıs’ta başlattığı ve halen devam eden eylem, Cargill işçisinin İstanbul yürüyüşü ve kamuoyunun gündemine girmeyen irili ufaklı pek çok eylem, işçi sınıfının “kuvvet topladığı”nı göstermektedir. Son olarak bu kuvvet toplamaya 3. Havalimanı işçilerinin isyanı eklendi. Ancak bu eylemin kamuoyunda yankısı, diğer işçi eylemlerinden daha fazla oldu. Bunda her ne kadar, inşaat işçilerinin çalıştığı işyeri olan 3. Havalimanı inşaatının, rejimin prestij projelerinden biri olması etkenken, esas olarak gelinen aşamada işçi sınıfına ve emekçi halka fatura edilmeye çalışılan “ekonomik çöküş”ün rolünü vurgulamak gerekir.

İnşaat işçilerinin küçük bir kağıt parçasıyla bütün dünyaya duyurdukları gerçek; nasıl çalışma koşullarına sahip oldukları ve işçi sınıfına dayatılan modern köleliğin, sömürünün aldığı biçim açısından son derece anlamlıdır. Tahtakurularıyla muhatap olan bir sınıf gerçekliğinden bahsettiğimiz ve inşaat işçilerinin servis sorunundan, formenlerle aynı yerde yemek yenmesi talebini dillendirdiklerinden, maaşlarının hesaba yatırılması, ödenmeyen maaşların verilmesi, iş cinayetlerinin önlenmesi ve bütün bu taleplerin basın karşısında okunması taleplerinden bahsettiğimiz bilinmelidir. Faşizmin bu taleplere yanıtı net olmuş, sınıfa karşı sınıf tavrı geliştirmiştir. Bu son derece “masum” talepler bile, bırakalım tartışma konusu yapılmayı, faşist zor ve zorbalıkla karşılanmıştır.

Yaşanan gelişmeler ve faşizmin bu gelişmeler karşısındaki refleksi asla tesadüf değildir. Asla sıradan değerlendirilmemelidir.

Faşizmin tutuklama saldırısı ve Türk medyası görev başında!

Hakim sınıfların ve onların sözcülerinin her fırsatta “ekonomik kriz” yok söylemlerine rağmen, Türkiye ekonomisi, tam da emperyalist sermayeye bağımlılığının faturasını ödüyor. İşçi sınıfı ve halk daha da yoksullaşırken, hakim sınıflar daha da zenginleşiyor. Enflasyonda ve işsizlikte yaşanan çift haneli rakamlar, artan şirket iflasları ve borç yapılandırmaları, tam bir ekonomik çöküş işareti veriyor. Bu durumun konsolide edilebilmesi ve yaklaşan fırtınaya yönelik önlem için bir yandan açık faşist teröre başvururken, diğer yandan ise ideolojik aygıtları ve özellikle burjuva-feodal medyayı devreye sokuyor.

İstanbul 3. Havalimanı işçilerinin son derece makul taleplerine açık faşist terörle yanıt veriyor. Gece şantiyeyi basıp 400 işçiyi gözaltına alarak, 43 işçiyi mahkemeye çıkarıp, 24’nü tutuklayıp diğerlerini adli kontrol şartıyla serbest bırakmak; ancak ve ancak işçi sınıfının ve onun eyleminin karşısında duyulan sınıfsal korkunun ifadesi olabilir. Bu açık faşist terörün hedefinde sadece inşaat işçileri yoktur. Bütün işçi sınıfına ve halka yönelik oldukça net bir mesaj vardır. Türk hakim sınıfları ve onların faşist devleti, sınıfsal kimliğine uygun olarak, işçi sınıfına kölece çalışma koşullarını kabul etmezseniz, açlığa ve yoksulluğa isyan ederseniz, işsizliğe ve enflasyona tepki gösterirseniz tutuklanırsınız demektedir.

Türk hakim sınıfları, işçi sınıfının güç biriktirmesinin ve yaklaşan fırtınanın farkındadır. Onlar işçi sınıfının ve halkımızın yeni Gezilere çıkmasından korkmaktadırlar. Tabiri caizse “yılanın başını daha küçükken ezmek” istemektedirler. Bunun için de faşist devlet sadece kendi iktidar aygıtlarını, jandarmasını-polisini ve mahkemesini devreye sokmamakla yetinmemekte bu saldırıyla eşgüdüm içinde, “havuz medya”sını da çalıştırmaktadır.

Daha önceden bu tür işçi eylemlerine “ilgi” göstermeyen medya, inşaat işçilerinin eylemi karşısında “bir yerlerinden düğmeye basılmışçasına” harekete geçti. Fatih Altaylısından, Hıncal Uluçuna ve ismi lazım değil bir Akit yazarına kadar, işçi düşmanı, halk düşmanı ne kadar kişi varsa harekete geçti. Ancak bu yazarlardan en ileri gideni Sabah Gazetesi yazarı Engin Ardıç oldu. Her dönemin “adam”ı Ardıç Kuşu lakaplı şahsiyet; “Buna sabotaj denir” başlıklı yazısında inşaat işçilerinin eylemine ilişkin doğrudan doğruya ihbarcılıkta bulundu ve kendisine verilen görevi yerine getirdi: “TİKKO ve HDP üyeleri hemen şantiyeye üşüştüler. Ekmek çıkaracaklar! Bu arada tam 450 sahte kimlikli provokatör de saptanmış. Kimlikleri kopyalamışlar, içeri dalmışlar.”

Faşist TC devleti inşaat işçilerinin eylemi karşısında en iyi bildiği şeyi yaptı. Bir yandan işçilere saldırıp öne çıkan işçileri bütün sınıfa ve halka gözdağı vermek için tutuklarken diğer yandan ise, devreye yalana dayalı propagandasını soktu. İşçilerin son derece haklı ve meşru talebinin faşist terörle bastırılmasını sağlamak için, devreye en iyi bildiği yöntemi uygulamaya koyuldu. İşçiler ve eylemleri, yasadışı ilan edilip, “terör”le ilişkilendirilmeye çalışıldı. Sonuçta hedeflenen de gerçekleştirildi. İşçilerin önemli bir kısmı gözaltına alınırken, bir kısmı ise tutuklandı. Türk medyası her zamanki rolünü oynamış, TC faşizminin kullanışlı bir aracı olduğunu, kitlelerin maniple edilmesinde son derece etkili bir rolü olduğunu bir kez daha göstermiş durumdadır.

Bütün bu gelişmeler, TC devletinin içinde bulunduğu durumdan bağımsız değildir. TC devleti yaklaşan fırtınaya göre kendini örgütlemiş, “önleyici savaş doktirini” devreye sokmuş durumdadır. “Aynı gemideyiz”, “ekonomik savaş” propagandaları adı altında içte işçi sınıfına ve dışarda emperyalizmin taşeronluğunda yeni savaşlara hazırlanmaktadır. Bir yandan Türk hakim sınıfları aşırı lüks içinde, “ejder meyveleri” ile Cumhuriyet bayramlarını kutlayıp, milyon dolarlık uçaklar hediye edilirken diğer yandan işçi sınıfına ve emekçi halka, açlık, yoksulluk, işsizlik, kölece yaşam ve çalışma koşulları dayatılmaktadır.

Çürümenin ve çöküşün aldığı biçim ve içerik, Kürt ulusuna, ezilen milliyet ve inanç gruplarına, kadınlara, LGBTİ+ bireylere, çevreye kısaca işçi sınıfına ve emekçi halka yönelik her türden faşist saldırganlığın ve baskının devreye sokulmasını doğurmaktadır. Bunun karşılığında ise tıpkı inşaat işçilerin eylemlerinde olduğu gibi, tepki ve eylemlerin gelişmesi kaçınılmazdır. Çelişkilerin aldığı biçim ve içerik yeni yeni eylemlerin mayalanmasına, öfkenin birikmesine neden olmaktadır.

İşçi sınıfı içinde çalışmak ertelenemez bir devrimci görevdir!

İşçi sınıfı kuvvet toplar ve yeni bir fırtınaya hazırlanırken, sınıf bilinçli işçilerin ve proletarya partisinin bu gelişmeye henüz hazır olmadığını kaydetmek gerekir. Kuşkusuz ki bu bir gerekçe değildir. Olmamalıdır da. Darbeci tasfiyeci saldırının saflarımızda yarattığı ideolojik kültürel dejenerasyonun bir boyutu da işçi sınıfına ve işçilerin kendiliğinden de olsa mücadelesine uzak olmaktır. Oysa ülkemizde komünist partisi, bizzat kurucu önderinin kendi pratiğinin içinde, diğer mücadele alanları bir yana, işçi sınıfının eylemleri içinde kendini var etmiştir. İbrahim yoldaş daha çok genç bir devrimciyken İstanbul’da gerçekleşen ve katıldığı işçi eylemlerine ilişkin şu değerlendirmede bulunmaktadır:

“İstanbul’daki işçi sınıfı hareketinde son gelişmeler bunlar. İstanbul önümüzdeki aylarda büyük işçi hareketlerine gebe. Bunu büyük patronlar ve Amerikancı iktidar da biliyor devrimciler de. İşçi sınıfı mücadelesinin kabaran dalgaları yeni bir fırtınanın habercisidir. İşçi sınıfıyla kaynaşmak, onun öğretmen olmadan öğrencisi olmak, işçi sınıfının somut taleplerini ve ihtiyaçlarını derinlemesine kavramak, işçi sınıfı içindeki devrimci propagandayı yoğunlaştırmak ve bunu halk savaşı yoluna tabi kılmak, işçi-köylü ittifakı için çalışmak özellikle önem kazanmaktadır.” (İbrahim Kaypakkaya, PD Aydınlık, Sayı 32, 2 Mart 1971, İK, Bütün Eserleri, s. 136)

Her şey bir yana İbrahim Kaypakkaya yoldaşın, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi eylemine yönelik teorik ve pratik yaklaşımı ortadadır. Türkiye demokratik devrimine ilişkin çıkarttığı dersler ortadır. İbrahim yoldaştan günümüze Türkiye işçi sınıfının nitel ve nicel gücü daha da artmıştır. Bu objektif gerçeklik bizlere, işçi sınıfı içinde çalışmaya daha fazla önem vermemiz gerektiğini göstermektedir. İşçi sınıfımız güç biriktirmekte ve fırtınalara hazırlanmaktadır.

Proletarya partisinin yaşamış olduğu darbeci tasfiyeci saldırı bu anlamıyla sadece bir sonuçtur. İşçi sınıfından, onun kendiliğinden de olsa eylemliliğinden kopuş, işçi sınıfının somut talepleri ve ihtiyaçlarını kavramamak, işçi sınıfına yönelik devrimci propaganda içinde bulunmamak ve bunu halk savaşına tabi kılmamak sınıf bilinçli işçi sınıfının öncü ve örgütlü müfrezesini darbeci tasfiyeci bir saldırıyla karşı karşıya bırakmıştır. İşçi sınıfından, kitlelerin mücadelesinden her kopuş, beraberinde kendi içinde oportünizmi var etmiş, bununla hesaplaşılmadığı oranda ise düşmanın kurum içindeki ideolojik uzantıları güçlenmiş ve nihayetinde darbeci tasfiyeci saldırı baş göstermiştir.

Öyleyse görev bellidir. Proletarya partisine yönelik bu darbeci tasfiyeci saldırıyı, başta işçi sınıfı olmak üzere, kitlelerin mücadelesiyle daha fazla ilişkilenerek, işçi sınıfı ve kitlelerin içinde daha fazla yer alarak alt edeceğiz. Bu yolun son derece uzun ve meşakkatli olduğu bir gerçekse, bir o kadar da gerçek olan; kolektifimize dayatılan bu ideolojik-kültürel yozlaşmayı, sınıftan kopukluğu, lafazan ve lümpen devrimciliği; ilkelerimize sarılıp stratejik hattımıza yoğunlaşarak ve Kaypakkaya yoldaşın ifadeleriyle “bayatı atıp tazeyi alarak” gerçekleştireceğimizdir.

* Başlık İbrahim Kaypakkaya’nın PD Aydınlık Dergisinin 2 Mart 1971 tarihli 32 sayısında yayınlanan bir makaleden alınmıştır.

135